Sabah olmuştu.
Bir masanın başında, üç sandalye dolu, iki el bir yüzü kapatıyor,bir bacak gelişigüzel titremekte,son üç sigaralık esrar poşetin içinde,yüzlerimizde ağrı vardı ama ağlayan yoktu. Çünkü dört dakika önce birinin telefonu çalmıştı.
Pazar sabahları geç uyanan modern insanları yakalayabilmek için Cumartesi gecesini piç etmiştik yine sabaha kadar. Ne yaparak becerdik bunu, doktor söylemeli.
Birisi; bizim suçumuz,bizim suçumuz,bizim suçumuz diyerek yineliyordu olan biteni.
Sabaha karşı bulmuşlar cesedini, öleli daha on dakika bile olmamış.
Bütün gece savaş duvarlarla,uyuyan insanlara merhaba de pencerendeki binaların karanlık odalarından,aklına şerit şerit yasla anıları,sen geceyi kurtar,ama,sabah olamadan...
Demek o kadar çirkin gördün kendini, demek öylesine boştu yeni günün içi.Bir anlam daha aramayacaktın yine ve vazgeçtin,öyle mi?
Sabaha karşı bulmuşlar cesedini, öleli daha on dakika bile olmamış
Mutsuzluktan öldü yazarlar mı otopsi belgesine dedi biri
Öyle yazacaklar zaten :
overdose
Bir Pazar günü daha böylesine başlamadan bitmişti.
Güneş çoktan girmişti içeri.
27 Şubat 2012 Pazartesi
14 Şubat 2012 Salı
Fotokopiler | John Berger
Atının Gemini Tutan Bir Adam
Kışın kazağının üzerine kadife bir yelek giyerdi,ama hemen hemen hiç ceket giymezdi. Başında,kapalı yerde de , dışarıda da, bir kasket gibi gözlerinin üstüne çektiği küçük siyah bir beresi olurdu. Ufak tefek, tıknaz bir adamdı.İşinde kullandığı kısrağı Bitce gibi.
Bitce ölümsüzdü,çünkü bir kısrak iş göremeyecek kadar yaşlanınca,yeni bir kısrak alır,ona da Bitce adı ı takardı.
Bir gün yüzüme doğru bir gem uzattı.
Bu ne demek,biliyor musun? diye sordu yavaşça.
Evet dedim,kısrağı götürmüşler.
On beş yıl birlikte çalışmak,dile kolay, dedi.
Gemi hala elinde tutuyordu. Onun böyle teatral bir jest yaptığını yalnız o zaman gördüm. Gemin meşin parçası kısrağın terinden ve ağzından çıkan köpükten beyaz bir kabuk bağlamıştı.
Her şeyin bir sonu var, dedi gemi ahırın kapısının arkasındaki tahta çiviye asmadan önce.
Geçen ay Paris'e giderken, sırt çantama onun bir fotografını koydum. Bükülmesşn diye de bu fotografı sanayi sonrası toplumlarla ilgili yazı olan bir derginin sayfaları arasına özenle yerleştirdim.
Fotografta Theophile'le ben onun çiftlik evinin duvarları bir süthaneninkiler gibi fauans kaplı mutfağında yüz yüze duruyoruz. Mevsim kış,onun başında bir bere var ve masanın üzerindeki küçük bir kadehe gnole koymak üzere. Şişe sağ elinde,sol elinin başparmağıyla işaret parmağı arasında da şişenin mantarı var.
epeyce eski,on beş yıldan fazla olmalı çekileli:henüz saçlarımda kır yok. Bir çeşit boş inanç yüzünden yanıma almıştım bu fotografı. Hayır,bir çeşit dua olarak. Onun iyileşmesi için bir dua. Ama Theophile ölmeye bırakılmazdan önce altı hafta yoğun bakımda kaldı. Doktorların çoğuna artık insanları sevmedikleri için güvenmez oldum.
Kilise doluydu,oturacak yer yoktu. Çektiği acının gereksiz yere uzaması Teophile'in ölümünü sancılı bir yaraya dönüştürmüştü. Bunu herkes hissediyordu. Orada bulunan üç yüz kişiden hiçbiri el sıkışırken bile gülümsemiyordu. Daha iyisine layıktı diye hormurdanıyorlardı.
Onu son yolculuğuna uğurlamak için burada bulunuyorsunuz, dedi rahip ayakta duran köylülere. Hayatta hiç bir şey kaybolmaz,diye devam etti tabutun üzerindeki mumlar yakıldığında.
(...)
Kışın kazağının üzerine kadife bir yelek giyerdi,ama hemen hemen hiç ceket giymezdi. Başında,kapalı yerde de , dışarıda da, bir kasket gibi gözlerinin üstüne çektiği küçük siyah bir beresi olurdu. Ufak tefek, tıknaz bir adamdı.İşinde kullandığı kısrağı Bitce gibi.
Bitce ölümsüzdü,çünkü bir kısrak iş göremeyecek kadar yaşlanınca,yeni bir kısrak alır,ona da Bitce adı ı takardı.
Bir gün yüzüme doğru bir gem uzattı.
Bu ne demek,biliyor musun? diye sordu yavaşça.
Evet dedim,kısrağı götürmüşler.
On beş yıl birlikte çalışmak,dile kolay, dedi.
Gemi hala elinde tutuyordu. Onun böyle teatral bir jest yaptığını yalnız o zaman gördüm. Gemin meşin parçası kısrağın terinden ve ağzından çıkan köpükten beyaz bir kabuk bağlamıştı.
Her şeyin bir sonu var, dedi gemi ahırın kapısının arkasındaki tahta çiviye asmadan önce.
Geçen ay Paris'e giderken, sırt çantama onun bir fotografını koydum. Bükülmesşn diye de bu fotografı sanayi sonrası toplumlarla ilgili yazı olan bir derginin sayfaları arasına özenle yerleştirdim.
Fotografta Theophile'le ben onun çiftlik evinin duvarları bir süthaneninkiler gibi fauans kaplı mutfağında yüz yüze duruyoruz. Mevsim kış,onun başında bir bere var ve masanın üzerindeki küçük bir kadehe gnole koymak üzere. Şişe sağ elinde,sol elinin başparmağıyla işaret parmağı arasında da şişenin mantarı var.
epeyce eski,on beş yıldan fazla olmalı çekileli:henüz saçlarımda kır yok. Bir çeşit boş inanç yüzünden yanıma almıştım bu fotografı. Hayır,bir çeşit dua olarak. Onun iyileşmesi için bir dua. Ama Theophile ölmeye bırakılmazdan önce altı hafta yoğun bakımda kaldı. Doktorların çoğuna artık insanları sevmedikleri için güvenmez oldum.
Kilise doluydu,oturacak yer yoktu. Çektiği acının gereksiz yere uzaması Teophile'in ölümünü sancılı bir yaraya dönüştürmüştü. Bunu herkes hissediyordu. Orada bulunan üç yüz kişiden hiçbiri el sıkışırken bile gülümsemiyordu. Daha iyisine layıktı diye hormurdanıyorlardı.
Onu son yolculuğuna uğurlamak için burada bulunuyorsunuz, dedi rahip ayakta duran köylülere. Hayatta hiç bir şey kaybolmaz,diye devam etti tabutun üzerindeki mumlar yakıldığında.
(...)
8 Şubat 2012 Çarşamba
Soytarı Yahut Bir Maske
Ne olduğunu bilmiyordum. Hiç.
Yalnızlık, ismi konulana kadar bir iç savaştır duygular arasında. Bu savaşa kaç yaşında katıldım,gönüllü müydüm hatırlamıyorum. Tek hatırlayabildiğim yüzümde sürekli aptalca geniş bir gülümseme ile varlığımı sürdürmeye çalıştığımdı. Kendimi küçük bir soytarı gibi gezdirirken, etrafımdaki insanlarla yüzeysel ilişkiler kurabiliyor, içimdeki siyahtan biraz daha koyu o hayaleti saklayabiliyor ve günü kurtarabiliyordum.
Gurur verici bir hayat yaşamadım. Yaşamıyordum çünkü. Spiral döngü içinde sanki kaybolmuş ya da özenle kaybedilmiş bir ruhtum. Yüce dugularım olduğuna, diğerlerinden farklı olduğuma inandırılıyordum hep, duvarlar ve kalemler tarafından oysa, biliyordum ki bu bir savaştı,hiç bir şey uğruna.
Bir gün, yağmurlu bir gün, bir uçurumda yüzleştik bir kadınla. Aşk mıydı ismi? Adı ne olabilirdi?
Beni sen at aşağı dedi,önce sen ölürsen yalnız hissederim. Ölmek neydi,bilmiyorduk sadece artık yapacak bir şey kalmadığını hissediyorduk. Beni it dedi,vazgeçmeden. İttim. İki avcumla,var gücümle. Belki onlarca metreden aşağı,belki sadece bir eşik,Kadın öldü. Bir kadın öldürdüm. Ardından, söz verdiğim gibi,ben de atladım.
Cinsiyetsizliğim ile yüzleşmiştim. O kadın öldüğünden beri kendimi kendi gözümde çirkin,biçimsiz ve ikiyüzlü bulmaya başlamıştım. Bu duygu beni bir şeyler saklayan tüm o gizemli insanlar gibi, geniş ve samimiyetsiz bir gülüşe, abartılı bir iyi niyete yöneltti. Eğlenceli ve dürüst olduğumun su götürmez olduğu her konuda, özellikle yalnız ve yalancıydım.
Yalancıydım,çünkü,söyleyebileceğim gerçekler yoktu.
Sevişmelerimde dahi,yalnızlık hissini kıramadım. Bir beden ile bütünleşirken içimdeki cinayete kurban giden kadın, ırzına geçti erkek ruhlarının. Her sevişmeden sonra ellerimle yüzümü kapatıp, kendimi tatmin olmuş gibi hissetmeye çalıştım. Fakat,olmuyordu. Hissettiğim şey, hiç bir şeydi. Sanırım daha çok boşluktu.
Boşluk hissiyatı benim için hem en güvenilir ve yol gösterici hem de yoldan çıkarıcı ve tehlikeliydi.
Herşey sığabiliyordu,adına herşey denebiliyordu,her şeyin şekline bürünüyor ve isim alıyordu fakat asla dolmuyor,renklenmiyor ya da bir rüzgara ev sahibi olmuyordu.
Rüzgarsız ya da yağmur yağmayan bir kalp, uyanışlarında sessiz oluyordu,bu sukunet beni yeniden uyutmak için yetiyordu.
birini seviyor gibi yapıyordum,o da beni seviyordu. Ona inanmaya çalışıyordum o bana inanıyordu.
Onu aldattım. Kendisiyle aldattım üstelik. Ona türlü türlü yalanlar söyledim,dedim ya, gerçeklerim yoktu ama bir şeyler söylemek zorundaydım,yoksa kayboluyordu. Duyguların adı konmalıydı,yoksa, ölüyordu. Onu aldattım.
Bir gece bir yerde karşılaştık onunla,küvetin hemen yanıydı. Eline bir ilaç kutusu almış,beni gördüğünde çenesindeki yaşa aldırmadan gözlerini kapatmıştı. O gözyaşı yere düştü,ben üzüldüm. Elinden kutuyu alıp,fırlattım öteye. Onu da başka bir yere ittim. Susuyorduk ve ben yere diz çökmüş,saçılan küçük beyaz hapları topluyordum.
Durdum.
Bir anda hepsini yuttum.
Midemi yıkamışlar. Ama ben, kurtulamamışım. Bana yazık olmuş. Öyle dediler,duydum.
Yalnızlık, ismi konulana kadar bir iç savaştır duygular arasında. Bu savaşa kaç yaşında katıldım,gönüllü müydüm hatırlamıyorum. Tek hatırlayabildiğim yüzümde sürekli aptalca geniş bir gülümseme ile varlığımı sürdürmeye çalıştığımdı. Kendimi küçük bir soytarı gibi gezdirirken, etrafımdaki insanlarla yüzeysel ilişkiler kurabiliyor, içimdeki siyahtan biraz daha koyu o hayaleti saklayabiliyor ve günü kurtarabiliyordum.
Gurur verici bir hayat yaşamadım. Yaşamıyordum çünkü. Spiral döngü içinde sanki kaybolmuş ya da özenle kaybedilmiş bir ruhtum. Yüce dugularım olduğuna, diğerlerinden farklı olduğuma inandırılıyordum hep, duvarlar ve kalemler tarafından oysa, biliyordum ki bu bir savaştı,hiç bir şey uğruna.
Bir gün, yağmurlu bir gün, bir uçurumda yüzleştik bir kadınla. Aşk mıydı ismi? Adı ne olabilirdi?
Beni sen at aşağı dedi,önce sen ölürsen yalnız hissederim. Ölmek neydi,bilmiyorduk sadece artık yapacak bir şey kalmadığını hissediyorduk. Beni it dedi,vazgeçmeden. İttim. İki avcumla,var gücümle. Belki onlarca metreden aşağı,belki sadece bir eşik,Kadın öldü. Bir kadın öldürdüm. Ardından, söz verdiğim gibi,ben de atladım.
Cinsiyetsizliğim ile yüzleşmiştim. O kadın öldüğünden beri kendimi kendi gözümde çirkin,biçimsiz ve ikiyüzlü bulmaya başlamıştım. Bu duygu beni bir şeyler saklayan tüm o gizemli insanlar gibi, geniş ve samimiyetsiz bir gülüşe, abartılı bir iyi niyete yöneltti. Eğlenceli ve dürüst olduğumun su götürmez olduğu her konuda, özellikle yalnız ve yalancıydım.
Yalancıydım,çünkü,söyleyebileceğim gerçekler yoktu.
Sevişmelerimde dahi,yalnızlık hissini kıramadım. Bir beden ile bütünleşirken içimdeki cinayete kurban giden kadın, ırzına geçti erkek ruhlarının. Her sevişmeden sonra ellerimle yüzümü kapatıp, kendimi tatmin olmuş gibi hissetmeye çalıştım. Fakat,olmuyordu. Hissettiğim şey, hiç bir şeydi. Sanırım daha çok boşluktu.
Boşluk hissiyatı benim için hem en güvenilir ve yol gösterici hem de yoldan çıkarıcı ve tehlikeliydi.
Herşey sığabiliyordu,adına herşey denebiliyordu,her şeyin şekline bürünüyor ve isim alıyordu fakat asla dolmuyor,renklenmiyor ya da bir rüzgara ev sahibi olmuyordu.
Rüzgarsız ya da yağmur yağmayan bir kalp, uyanışlarında sessiz oluyordu,bu sukunet beni yeniden uyutmak için yetiyordu.
birini seviyor gibi yapıyordum,o da beni seviyordu. Ona inanmaya çalışıyordum o bana inanıyordu.
Onu aldattım. Kendisiyle aldattım üstelik. Ona türlü türlü yalanlar söyledim,dedim ya, gerçeklerim yoktu ama bir şeyler söylemek zorundaydım,yoksa kayboluyordu. Duyguların adı konmalıydı,yoksa, ölüyordu. Onu aldattım.
Bir gece bir yerde karşılaştık onunla,küvetin hemen yanıydı. Eline bir ilaç kutusu almış,beni gördüğünde çenesindeki yaşa aldırmadan gözlerini kapatmıştı. O gözyaşı yere düştü,ben üzüldüm. Elinden kutuyu alıp,fırlattım öteye. Onu da başka bir yere ittim. Susuyorduk ve ben yere diz çökmüş,saçılan küçük beyaz hapları topluyordum.
Durdum.
Bir anda hepsini yuttum.
Midemi yıkamışlar. Ama ben, kurtulamamışım. Bana yazık olmuş. Öyle dediler,duydum.
6 Şubat 2012 Pazartesi
Steampunk
Steampunk,bilimkurgunun,alternatif tarihin ve kurgusal romanın 80ler ve 90larda öne çıkmış bir alt türü.Akımın 'steampunk' olarak anılması ise W.Jeters'in 1979 tarihli Marlock Night adlı eserinde bu terimi ilk kez kullanmasıyla başlar.
Jules Verne, Mark Twain,Mary Shelley ve H.G Wells gibi yazarların 19.yüzyıl romanlarından etkilenmiş ve sıklıkla onlardan feyz almıştır. Aslında daha setampunk adını almadan önce bu türde bir çok eser üretilmiş ancak Merviyn Peak'in Titus Alone'u steampunkın geleceğinin habercisi olmuştur. Ayrıca Steampunk'ın erken manifestolarından biri de CBC televizyonunda yayınlanan The Wild Wild West (1965-69) dizisiydi.
Popüler romanda steampunk, William Gibson ve Bruce Sterling'in 1990 tarihli 'The Difference Engine' eseri steampunkı geniş bir okuyucu kitlesiyle tanıştırması sonucu kendine yer edindi. Gibson ve Sterling'in cyberpunk kökenleriyle yazdığı bu kitapta buhar gücüyle çalışan mekanik bir bilgisayarın yapımı ve bu bilgisayarın yapımıyla bilgi çağının olağandan neredeyse bir asır önce başlaması anlatılır.
Sanayi devrimi ve buhar gücünün zirveye ulaştığı viktorya devrinde aslında ilk adımları atılmış olan bu akım ; ailevi değerler,saygıdeğer olma merakı ve bunun getirdiği -o döneme ait- ikiyüzlülük,toplumsal durum ve koşullarsan aptalcasına memnunluk,cinsel konularda yapay çekingenlik ve sevgisiz evliliklerin kutsal bulunması,dar kafalılık ve dinsel yobazlığa karşın hristiyanlığın dibini oyan bilimsel araştırma ve gelişmeler,para ve madde severlik ve alt sınıfların ve parasızların saygın bulunmaması,plansız gelişen sanayileşme ve haksızlıklarla dolu çalışma şartları ve adaletsiz ekonomik düzen,sanata duyulan düşmanlık ve edebiyatın salt eğlence aracı olarak algılanması gibi mevzularla alakalıdır.
Bu metin ve bir kaç sayfa fazlası Şubat 2012 tarihli Destroy Fanzin'de yer almıştır.
Aşağıda örneklerini göreceğiniz Steampunk çalışmaları ise, metal ve mekanik olgularının -algı- ve -bilinen gerçek- ile birleştirildiği görsel sanatta Steampunk kavramına ait fotograflardır.
Andy Warhol Felsefesi
Aşk (Ergenlik)
A: Daireni beğendim.
B: Güzel ama büyüklüğü sadece tek kişiye uygun-ya da çok yakın iki kişiye
A: Sen çok yakın iki kişi tanıyor musun?
Aşk (Olgunluk)
A: Yürüyelim mi? Dışarısı gerçekten güzel.
B: Hayır.
A: Peki.
Aşk (Bunaklık)
B: Dün akşam niye ortalarda görünmedin? Son zamanlarda bir tuhaf hallerdesin.
A: Şey...Yeni insanlarla tanışamam,çok yorgunum.
B: Oradakiler eskiden tanıdıklarındı ama sen görünmedin. Bu kadar TV seyretmemelisin.
A: Ah,biliyorum.
B: Kadın rolünde mi bu?
A: Neyin kadın rolü?
A: En tahrik edici olan şey o işi yapmamak. Birine aşık olur da o işi asla yapmazsan çok daha tahrik edici oluyor.
Sanat
A: Biraz çikolata alın...iki dilim de ekmek...çikolatayı ikisinin arasına koyup sandviç yapın. Alın size pasta.
Başarı
B: Yağmur mu yağıyor?
A: Galiba üstümüze tükürüyorlar.
Atmosfer
A: Şu iki ihtiyar hanımın gazetelerle ve kedilerle dolu o odalarda yaşamasının ne kadar hazin ve lirik bir şey olduğunu gösteren bir film çekmek istedim.
B: Hazin olmasaydı. 'İşte günümüzde insanlar böyle yaşıyor' deseydin sadece.
Alıntıdır.
Andy Warhol Felsefesi, Sel Yayıncılık 2010
Kişilik Bozukluğu mu? Zorunluluk mu?
Serseri ağzıyla bir savunma :
Her aynaya baktığında kendini hissettiğin, Tyler Durden:
atletik vücuda sahip, pes etmenin lügatında yazılı olmadığı ve o mükemmel sevişme kabiliyeti olan Tyler mı?
yoksa
zamanını hayat ile birleştiremeyen, içine dönük ve yalnızlığının altına sığınan, sıska ve göz torbalarıyla yüzünü taşıyan Tyler mı?
1999 yılında,seneyi kurtaran film olmasının yanısıra ironik bir şekilde belki,belki de hesaplanarak -milenyum- çağına bir adım kala -geleceğin sorunu,metaforu ve aforizması- niteliğinde bir uyarı niteliği taşımakta aslında.
Her aynaya baktığında kendini hissettiğin, Tyler Durden:
atletik vücuda sahip, pes etmenin lügatında yazılı olmadığı ve o mükemmel sevişme kabiliyeti olan Tyler mı?
yoksa
zamanını hayat ile birleştiremeyen, içine dönük ve yalnızlığının altına sığınan, sıska ve göz torbalarıyla yüzünü taşıyan Tyler mı?
1999 yılında,seneyi kurtaran film olmasının yanısıra ironik bir şekilde belki,belki de hesaplanarak -milenyum- çağına bir adım kala -geleceğin sorunu,metaforu ve aforizması- niteliğinde bir uyarı niteliği taşımakta aslında.
Blonde Redhead ve Yalnızlığın Rapsodisi
Punk müziğine katkısı tartışılamaz abimiz Steve Shelley, 1993 yılında Kazu Makino'ya şöyle der : müziğinizi sevdim. Böylelikle New York'un büyük hayalleri olan küçücük grubu 1993 yılında Blonde Redhead albümlerini piyasaya çıkarırlar. Seslerini dikleştirerek kulaklardan sokup burunlardan çıkarmadan,sakince şarkısını söyleyen Kazu, insanı kendi mezarı başında ağıt yaktırırken,bazı sözlerinde ise 'iyi ki öldüm' yeniden doğdum!' neşesi yaşatmakta. Genel anlamda şarkı sözlerinin melankolik,kırgın ve yaratıcı olduğundan bahsedersek yanılmış olmam.Sabah erken uyananların,gece uyumaya geç kalanların grubu da diyebiliriz kendilerine.
Tavsiye olunur parçalar:Misery is a butterfly Hated Because of Great Qualities ve son olarak Dr. Strangeluv
Tavsiye olunur parçalar:Misery is a butterfly Hated Because of Great Qualities ve son olarak Dr. Strangeluv
Etiketler:
blonde redhead,
indie pop,
indie rock,
kazu makino,
melankoli,
müzik,
sonic youth
2 Şubat 2012 Perşembe
Törnit beybi
Sonra ikimiz de susuyor bulduk kendimizi
Televizyonda hala insanlar insanlara izlettiriliyor,insanlar insanları eğlendiriyor ve reklam ve sermaye ve çocuklar ve yarışma. Renkli ve cafcafl sakız kağıtları, ışıklandırmalı ve yüksek tavanlı ve fakirlik ve üçüncü sınıf dünya ülkesi ve küçük iran büyük azerbeycan.
Ve biz bu ülkede perdelerini caddeye kapatmış, komşularından habersiz,Bir evin bir odasında
bazı eşyaları hiç kullanılmamış ve bazıları fazla hırpalanmış
bir koltuk ve bir sandalye, iki kahve fincanı küçük sehpanın üzerinde, açık durumda açılır kapanır masa ve şifonyer.
!992 ,Osmanbey tarafındaki evlerin mutfak camlarındaki perdelerden biri, beyaz
televizyonda hülya avşar. Zeki kadın değil ama karanlık
Biz tam böyle, beykoz belediye başkanının görev aşkıyla seviyoruz birbirimizi
ve sen hep kırıcı bakıyorsun benim kafam hep dağınık
tek kişilk bir yalnızlığı paylaşıyoruz seninle,
erkek kadın olarak değil, uçurumlarda ayağımız takılmıyor da düz yolda
birbirimize düşüyoruz iyi ve kötü diye
Duvarlarda kağıttan posterler,abajurun yanan tek lambası.
Uyanmak istemiyorum. Sen?
Televizyonda hala insanlar insanlara izlettiriliyor,insanlar insanları eğlendiriyor ve reklam ve sermaye ve çocuklar ve yarışma. Renkli ve cafcafl sakız kağıtları, ışıklandırmalı ve yüksek tavanlı ve fakirlik ve üçüncü sınıf dünya ülkesi ve küçük iran büyük azerbeycan.
Ve biz bu ülkede perdelerini caddeye kapatmış, komşularından habersiz,Bir evin bir odasında
bazı eşyaları hiç kullanılmamış ve bazıları fazla hırpalanmış
bir koltuk ve bir sandalye, iki kahve fincanı küçük sehpanın üzerinde, açık durumda açılır kapanır masa ve şifonyer.
!992 ,Osmanbey tarafındaki evlerin mutfak camlarındaki perdelerden biri, beyaz
televizyonda hülya avşar. Zeki kadın değil ama karanlık
Biz tam böyle, beykoz belediye başkanının görev aşkıyla seviyoruz birbirimizi
ve sen hep kırıcı bakıyorsun benim kafam hep dağınık
tek kişilk bir yalnızlığı paylaşıyoruz seninle,
erkek kadın olarak değil, uçurumlarda ayağımız takılmıyor da düz yolda
birbirimize düşüyoruz iyi ve kötü diye
Duvarlarda kağıttan posterler,abajurun yanan tek lambası.
Uyanmak istemiyorum. Sen?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

























